27 Mayıs 2012 Pazar

     Arabadan indi. Şöförünün kapısını açmasını beklemeden. Acelesi varmış gibi indi arabadan. Hayatında daima birileri onun için acele etmişlerdi. O sadece yaşamıştı. Paranın gücü müydü? Hayır. Daha ziyade babasının gücüydü bu. Ziyade kelimesi gelince aklına "zira nedir ya repliği" geldi aklına. O filmi izlememişti bile.Babasının cenazesine giderken aklına gelen saçma bir repliğin onu gülümsetmesi garipti. Babasının cenazesine gelirken gülmesi mi garipti yoksa repliğin kendisi mi garipti? Babasının ölümüne üzülmesi mi gerekiyordu? Ona sadece para veren ve hiç sevgi vermeyen? Sadece bunları düşünebilecek kadar salaktı. Bu kadar güzel bir şey düşünmesi onun hoşuna gitmişti. Hayatındaki çıkarım kotasını bir anda doldurduğunu hissetti. Salak salak tipleri ve cenazeye gelen adama sorulmaması gereken sorularıyla basın mensuplarının karşısındaydı. Kameranın ışıklarından gözlükleri sayesinde daha da az etkilendi. Cidden büyük gözlükleri vardı. Büyük gözlüklerin ağlamaktan ziyade insanların yüzündeki ,bir anlık, acının kayboluşunu saklamaları için var olduğunu düşündü. Çok fazla yadsınmasa kar maskesiyle gelmenin bu olayı daha da kolaylaştıracağını fark etti. Basının sorularını cevaplamadan içeri girdi. Yüzlerce insan vardı içerde. İçlerindeki acıyı toplasan  bir şehit çocuğunun acısı kadar olamayacağı geldi aklına. Gözlerinden yaşlar aktı. Gözyaşlarını görenler babasına ne kadar çok üzüldüğünü görerek takdirimsi bir üzüntü ile bir an Ü.ye döndüler. Bir zamanlar bunları düşünmüştü Ü.. Ülke sorunları, dünyanın yozlaşması, modern hayatın ırzına geçilmedik bir şey bırakmaması...Ama her şey babasının ona aldığı bir araba ile son bulmuştu. Herkes düşünceleri için reddemiyor lüks hayatı. Babasının yüzüne kapıyı çarpıp ben kendimi dağlara vurucam diyemiyor. Gayet güzel bir hayatı olmuştu. Lüks bir ev, lüks bir araba,büyük güzel televizyonlar, iyi hizmetçiler, güzel tatiller, sürekli yenilenen renk değişimiyle pahalılık kazanan telefonlar, sürekli gezen anneler!, iş yerinde sürekli duran bir baba, dadılar, otomatik tireyen diş macunları...Bunların hepsi onu mutlu etmişti. Ondan sonrası için düşünmemişti hayata dair. Yurtdışında saçma sapan şeyler öğrenmişti. Eğitimi de saçma bulurdu bir zamanlar. Ansiklopediler ve romanlar onun için yeterli bilgi kaynağını oluşturuyorlardı. Ne kadar çok şey düşündüğünü fark etti. Son yıllarda saçma bir şekilde ortaya çıkan bir cenaze töreni ritüeli yüzünden konuşma yapması gerekecekti. Sahnede ağlarsa eğer yarın manşetteydi. Ne kadar güçlü ve aile değerlerine sadık  bir aile olduklarını göstermek için cenazeye basın mensuplarını çağırmışlardı ve ağlaması gerekiyordu. Tüm düşüncelerinden sıyrıldı ve şehit çocuklarını aklına getirdi...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Şu karakter meselesi...

Yazımı hazırlamak için kalkıp kalem kağıt almaya bile üşenir oldum... Telefondan yazıyorum an be an... Teknoloji denen her anlamı kendinde saklı kelimeden mi kaynaklanıyor bu davranışlarım? Yoksa karakterim bu mu? Sahi ya karakter... Karakterim bu olsa gerek... Karakterim ne benim? Ufak bir kısmını söylediğim üşengeç halimi yansıtan kelime mi? Yoksa geçenlerde saygıdeğer bir abimin bana onlarca soru olan bir test sonunda eneagramdan çıkan sonuç mu? Daha kendim dediğim karakterimi tanımıyorum... Karakter an itibariyle ailemin bana genel hatlarını verip çevremle oluşturdugum sey olsa gerek... Teorik tanımı bu... Bu aralar kafamdaki düşünce herkesin beni böyle kabul etmesi... Suan neysem o... Bana gelip efendi olduğumu söyleyenler beni yeni tanıyan(!) insanlar... En çok görüştüğüm arkadaşım da bunun tersine inanıyor... Peki ben hangisiyim ölçütüm ne olacak ikisinden birini seçmek zorundalığım mı var? Aslına bakarsan yok... Kendini geliştirmek başka birşey olsa gerek Bence en güzeli kimin beni nasıl bildiği değil... Benim kendimi en mutlu nasıl hissettiğimdir... Karakter aslında söyle ya da böle bir insan sınırlamasıyla yapılacak bir tanım değildir... Karakter;Kendini en mutlu gissettiğin şekildir hangi anda olursan ol...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Önceki yazıma ithafen(bi alakası yok)

(Önemli Not:Yazı rahatsız edici küfürler içerir.)


Kıçımda dönen bir kılsın
Götümden kalbime uzanan
En kısa yolu bulmuşsun.
Hak ettiğin yerden kalkıp
Gönlümün tahtına kurulmuşsun.
Sen nasıl bir ibnesin
Götünden sikilirken yanlışlıkla osurmuşsun
İlk gördüğümde seni şaşırdım kaldım
Ben deyim yirmi beş sen de otuzsun
Kalmışsın işinde gücünde biçare
Sokaklarda dolaşır dururmuşsun
Kalk ulan ibne;zenci yarağı ararken
Yanlışlıkla benimkine oturmuşsun.

Bir İtirafname

Dün hayatımın en sıkıntılı,en uzun gecelerinden birini yaşadım.Hastaydım,burnum tıkalıydı,nefes almak için beş dakikada bir burnumu temizlemem gerekiyordu,bademciklerim sanki beni boğmak istercesine, gırtlağımın her tarafını kaplarcasına şişmişti,başımın zonklaması beynimin içini kemiriyordu.
Ama mesele bu değil,mesele hastalığım veya herhangi bir fiziksel durum değil,mesele daha karmaşık.
Ömrü hayatım tutarsızlıklar içinde geçti.Yapmakla yapmamak arasındaki bazen ince bazen kalın çizginin neresinde duracağım konusunda bir istikrar sağlayamadım.Söz verdiklerim yalan oldu,prensiplerim tek tek iptal oldu.Safım değişti,düşüncelerim değişti,sevdiklerim değişti,ben değiştim(fiziksel olarak),inandıklarım değişti,güvendiklerim değişti,çevremdeki insanlar değişti,değişti,değişti.
Sevgili Rüştü'nün dediği gibi "maruz kaldım",maruz kaldırıldım.Düşüncelerim safi değildi,ben safi değildim,düşündüklerim,kelimelerim safi değildi.Hayatımın yarısı farklı,olağandışı bir insan olmak için uğraşmakla geçti.Sonra farklı olmadığımı anlayacak zeka seviyesine geldim.Ancak bu sefer de normal olmak için uğraşmak zorundaydım.Anlayacağınız hiç bir zaman ben olamadım,olmak istemedim.Artık öyle bir duruma geldim ki kendimi unuttum,benden öyle bir uzaklaştım ki kendimi aramak için çok uzun zaman gerekti.Öyle bir savrulmuştum ki,dalgalar beni öyle bir yere sürüklemişti ki kara görünmez olmuştu.Artık tuzlu suyun insafına kalmıştım.İrili ufaklı dalgalar beni nereye sürüklerse ben de oraya gidiyordum.Artık iş sadece bir tesadüfe kalmıştı:dalgaların beni bir karaya sürüklemesi.O kara benim karam mı olacaktı onu da bilmiyorum.Tek istediğim tuzlu suyun akciğerlerime dolmamasıydı.Belki de direnmeyi bırakıp sonsuzluğa ve hırçın denize boyun eğmekti.Ama bir şey izin vermiyordu,beni suyun üstünde tutuyordu.
Yoruldum çok yoruldum,çırpınmaktan,hayatta kalmaktan çok yoruldum.Kendim olamamaktan çok yoruldum,farklı biri gibi görünmekten,olamayacağım biri gibi görünmekten yoruldum,düşünmekten yoruldum.İşin ilginç yanı bunun farkında olmak.Bu bana daha çok acı veriyor.Bu bir paradoks mu bilmiyorum.Ben paradoksun tam ne demek olduğunu da bilmiyorum aq.
"Neyse siktir et anla mutlu ol","Düşünmemek belki de en iyisi.","Kendim olmamak belki de en iyisi.","Belki siktir olup gitmek.","Belki sadece hayatın amına koymak.","Hayatın ne suçu var amq.","Belki suçlu tanrı.","Siktir git,tanrının ne suçu var,bu da iyice bozuldu yavşak.","Belki de o yurttan hiç ayrılmamalıydım.","Belki kendimi kaybedene kadar içmeliyim.","Biz Müslümanız."
(Not1:Bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız ta amınıza koyuum.Not2:Şahıs(!) kendinin milyonda ikisini bilir.Geri kalanın farkında bile değildir.Bildiği milyonda biri anlatır,diğer milyonda biri anlatamaya cesaret edemez.Bazen eder,istediğini bulamaz.)

6 Mayıs 2012 Pazar


    Sofistiğe...

    Çoğu insanı istekleri yönlendirir. İsteklerimizin ne olduğunu çok bir önemi yoktur. Ne isteyeceğimizin kaynağını bilmesek de, bu kaynağı belli olmayan istekler doğrultusunda hayatımızı yönlendiririz. Kaynağı olmayan isteklerimize göre hayatımızı yönlendirmek iyi bir şey. Çoğu insan bunu da yapamaz. Ön yargılarıyla yaşar gider. İsteklerinden ziyade hayata karşı bakış açısını ona yerleştirmiş olan insanların ön yargılarıyla hareket eder. İnsan fazlasıyla empoze edilendir. Little Miss Sunshine filminde geçen "Do what you want fuck the rest" cümlesi ilk başta fazlasıyla güzel gelebilir. Ama işin kötü yanı kaynağı belli olmayan isteklerimizin ön yargılarımız veya bizlere empoze edilenler yüzünden oluştuğu da varsayılabilir. Yazımı sofistiğe adamamın sebebi istediği noktayı bilmesi. Bunu biraz sorgulasam da takdir ediyorum. Neyi istediğimizin belli olması... Benim anlayamadığım nokta ise; istediğim nokta ne? Ona göre bir uzaklık tayin edeceğim. Veya yakınlık.  İstediğim nokta? Eğer onu bulabilirsem ona göre çaba harcayacağım. Hiç sorgulamadan. Ön yargıları siklemeden. Sadece o noktaya doğru koşacağım. Belki de astımıma yenik düşeceğim ama önemli değil isteklerimin ne olduğunu bulmak daha önemli.  İsteklerimi bilmediğim için mutlu olma şansımı da kaybediyorum. Aşk? İsteklerimi belirleyemediğim için hayatıma farklılık katacak absürd şeyler istiyorum. ( Camus reyize selam olsun bu arada.)
Günümüz yavşaklığındaki aşk değil isteğim; kavuşamamışlık böyle kız arkadaşım olsa kanserden falan olsa elimde sigaram sabah akşam dolaşsam kimse bana bir şey diyemese. Mersault gibi bunun babamın başına gelmesini de istemiyorum. O zaman da elimde sigara sabah akşam dolaşacağım, acı çekeceğim. Bunu sorguladığım da ise iki sonuca varıyorum. Ya babamı yeteri kadar sevmiyorum ya da babamdan ciddi manada menfaat sağlıyorum. İkisi de bana daha çok acı veriyor. Anlamsız ve sonunda ölüm olan hayata anlam katmam çabam absürd. Evet bunu biliyorum.Tüm bunların kaynağını da biliyorum. İki nokta. Durduğum ve durmak istediğim...


 Bu arada Emily Haines ablamıza da teşekkür ederek "Our hell is a good life." diyorum.